*Bu röportaj ilk olarak AUM Dergi tarafından yayınlanmıştır!


Merhaba Ulli, okuyucularımız için kendinden biraz bahseder misin?

Ben ayurveda uzmanı, şifacı ve yoga terapistiyim. Tutkularım, yemek pişirmek, Ayurveda beslenmesi ve kadın sağlığı. Aslen Almanyalıyım, İstanbul’a, 2,5 yıl once, 2003’ten itibaren ABD ve Hindistan’da Ayurveda üzerine yaptığım çalışma ve uygulamalardan sonra geldim. ABD’de Ayurveda Şifasının üstadı olarak bilinen Dr. Vasant Land’ın yanında stajyerlik yaptım ve çalışmalarıma ek olarak Ayurveda Bilimlerinde master derecesi elde ettim. Şu anda Heal İstanbul’da yardımcı yöneticiyim, aynı zamanda Çin şifası doktoru olan eşim Dr.Onur Aydınoğlu ile birlikte uygulamalarımı sürdürdüğüm Kadıköy Moda’daki klinikte çoklu-pratisyenim.

Ayurveda’ya yogadan geldim. Yogaya, New York’ta sanat eleştirmenliği yaptığım hareketli yaşantım sırasında, 2001’de başlamıştım. Hareketli egzersizleri seviyordum, doğal olarak başlangıçta Ashtanga yogaya yöneldim. Daha sonra Hatha ve Yin yoga ile karşılaştım ve 2007’de Seattle’da ilk yoga eğitmenliği eğitimimi aldım. Ardından, Ayurveda çalıştığım yıllarda yoga pratiğim değişti, ABD’de Ayur-Yoga’nın iki öncüsü olan hocalarım Betheyla ve Chitra Giauque’in büyük etkisiyle daha bireysel ve bünyeye özgü pratiğimi sürdürdüm. Bu sırada, diabet, tiroit yetersizliği, kanser hastaları ve risk altında olan bireylerle birebir Yoga terapi çalışmaya başladım ve hala da devam ediyorum. Benimle çalışan insanların hepsi Ayurveda diyeti ve yaşam tarzı danışmanlığı, bitkisel destek, bireysel yoga ve pranayama pratiğinin birleşiminden faydalandılar.

Eğer sıkmadıysam, son olarak, Ayurveda doğum sonrası koçu olduğumu da belirtmek isterim. Ayurveda doğum sonrası koçluğu ile, doğum sonrası bireyselleştirilmiş diyet ve bitkisel formüllerin yanısıra uygun iyileşme ve gençleşme için beden terapilerini, duygusal denge ve desteği, anne-bebek bağını severek uygun emzirmeyi içeren, anne ve çocuğun doğum sonrası bakımının özelleştirilmesi sağlanır. Kadın sağlığı tutku ile ilgilendiğim bir alan; üreme ve doğurganlık sağlığı ile ilgili olarak her yaştaki kadını destekliyor, onlara rehberlik ediyor ve güç vermeyi umuyorum.


En basit tanımıyla Ayurveda nedir? Tedavi edici bir yöntem mi bir yaşam tarzı mı?

Aslında Ayurveda her ikisidir de! Bir yandan Ayurveda, yoga gibi kökeni Hindistan’ın Vedic kültürüne dayanan, 5000 yıllık en eski doğal şifa sistemlerinden biridir.Günümüzde Hindistan’daki birçok hastanede, kalp yetmezliği, kanser, diyabet, felç gibi ciddi hastalıkların tedavisinde Ayurveda bitkisel şifa yöntemleri kullanılmaktadır.

Diğer yandan, Ayurveda tedaviden daha fazlasıdır. İsminden sezileceği üzere (ayu=hayat, veda=bilim), hayat bilimi olarak kabul edilir.

Ben Ayurvedayı doğa ve elementlerle bir uyum içerisinde yaşama sanatı olarak görme eğilimindeyim. Ayurveda günlük ve mevsimsel doğal ritimlerle hayatı bir armoni içinde yaşamak, bünyeye en uygun şekilde beslenmek, yılın zamanına ve bireyin yaşamı içinde bulunduğu zamana göre en faydalı egzersizleri yapmak üzerine basit ve harika bir rehberlik sunuyor. Bu bana devamlı olarak, sağlığın yalnızca hasta olmamak anlamına gelmediğini, içimdeki beden-zihin-ruh ve dıştaki çevre arasında sürekli değişen dinamik bir denge olduğunu hatırlatıyor.

Vata, pitta ve kapha… Her bireyin zihinsel ve fiziksel bünyesine göre değişen ve Ayurveda deyince sıkça duyduğumuz bu üç kavramı biraz açabilir miyiz?

Vata, Pitta ve Kapha bedenimizdeki ve zihnimizdeki birçok işlevin sorumlusu olan biyo-enerjilerdir. Örneğin Vata, Rüzgar enerjisidir ve kalbin atışı, nefes alıp verme, mide ve bağırsak hareketleri ve sinirsel tepkiler gibi tüm hareketlerden sorumludur. Pitta, ateş enerisidir ve sindirim kapasitesinin, vücut ısısı düzenlenmesinin, karaciğer mekanizmasının arındırılmasında ve hormonel sistemlerin içinde bulunur, bütün dönüşümlerden sorumludur. Kapha ise, karındaki koruyucu mukus tabakasında, sinüslerde ve koruyucu yağ tabakasında bulunan yapı ve korumadan sorumlu su ve yeryüzü enerjisisdir.

Bizler, bu üç enerjiye de sahibiz, diğer türlü yaşamıyor olurduk. İnsanların ‘Ben Vatayım’ derken anlatmak istedikleri, kendi özel zihin-beden yapılarında (prakruti) Pitha ve Kapha’dan daha fazla Vata’ya sahip olduklarıdır. Çünkü Vata, boşluk ve hava elementlerinden oluşur ve soğukluğa, kuruluğa ve ışığa eğilimlidir. Büyük oranda Vata enerjisine sahip olan bireyler daima sıcak kalmaya, iyi beslenmeye ve sağlam temeller üzerinde durmaya dikkat etmelidirler.

Bir danışmana sormadan da bize Vata mı Pitta mı yoksa Kapha mı olduğumuzu gösterecek ipuçları var mı?

Tabii ki… Her ne kadar yapıyı anlamanın en kesin yolu nabza bakmak olsa da, fiziksel özellikler ve davranışsal eğilimler yardımıyla da yapı anlaşılabilir.

Vata yapısında olanlar zayıf, narin yapılı, düzensiz hatlara sahip, çoğunlukla uzun ince parmaklı veya küçük el ve ayaklara sahip olurlar. Kuru cilt eğilimli ve kırılgan tırnaklıdırlar. Psikolojik olarak uyumlu, konuşkan, yaratıcı ve coşkulu; dengelerini kaybettiklerinde ise korku, endişe, hiper aktivite ve kaygı eğilimlidirler.

Pitta yapısında olanlar iyi gelişmiş kaslara sahip olup orta yapılıdırlar. Tenleri açık ve çoğunlukla kırmızımsı cilt rengindedir ve güneşe duyarlıdırlar. Kolayca terlerler ve serin iklimlerde daha iyi hissederler. Psikolojik olarak hırslı, kararlı, sabit fikirli ve iradelidirler. İyi bir liderdirler fakat dengelerini kaybettiklerinde çok hırslı, yargılayıcı, agresif ve eleştirel olabilirler.

Kapha yapısında olanlar iri yapılı, ağır olmalarıyla beraber güçlü kemiklere sahip, dayanıklı ve kuvvetlidirler.Genellikle yumuşak düz saçlara sahiptirler ve güzel gözlüdürler. Psikolojik olarak sevimli, uysal, sakin ve hoşgörülüdürler. Dengelerini kaybettiklerinde depresif ve halsiz olmalarının yanısıra, miskin ve takıntılı olabilirler.

Yapısal profillerden tek bir yapıya uygun kişiler gördüğümüz gibi, bunların kombinasyonlarını görmek daha yaygındır Bazı insanlar fiziksel olarak daha fazla Pitta karakteristiklerine sahip olurken, psikolojik olarak daha fazla Vata karakteristikleri sergileyebilirler veya ikisinin kombinasyonunu. Yine de, hepimizin eşsiz kişilikleriyle, kolayca kategorize edilemeyecek birer birey olduğumuzu hatırlamamız gerek.

Bu üç ilke sadece beslenme düzenine değil hangi tarz bir yoga pratiğinin insana iyi geleceğine de işaret ediyor, öyle değil mi?

Evet, bu önemli bir nokta. Yapınızı ve onun karakteristik özelliklerini bildikten sonra, vücut dengesizliğinizi ileriye taşımak yerine yaptığınız her şeyi dengenizi sağlamak için kullanabilirsiniz. Bu sadece yiyecekler için değil, aynı zamanda yoganız, meditasyon pratiğiniz, işiniz, ilişkiniz vb. için de geçerli. Yapısında Vata’sı çok olan bir kişi daha çok koşmaya veya hızlı olan yoga pratiklerine yakınlaşabilir. Kişi eğer sağlıklı ve dengeliyse, bu sorun değildir, çünkü rüzgarın doğasında hareket etmek vardır. Fakat bu aşırıya kaçarsa ve hali hazırda bir dengesizlik varsa, yürümek veya koşmaktan ziyade Vata, daha çok geliştirici, temel Yin pratiklerinden faydalanabilir. Pitta yapıları çoğunlukla zaten aktif olan ateş elementini fazlasıyla şiddetlendirebilen Ashtanga yoga ve Bikram yogadan gelmiştir. Bunu yapan kişiler, zaman zaman Yin pratiği yaparak denge kurmak zorunda kalabilirler, ya da yüzerek su elementini soğutucu ve yatıştırıcı bir faktör olarak kullanabilirler.

Benzer olarak, dosha ve onun elementleri dışındaki Kapha yapıları, Ashtanga yoga, jogging gibi daha dinamik/güçlü/coşkulu pratiklerden yararlanabilirler, çok fazla hareket etmekten nefret etme eğilimleri vardır ve olabildiğince az yapmayı tercih ederler.

Asıl zorlayıcı nokta her bir doshayı ve onun elementlerini onurlandırırken dengesizlikleri dikkatlice izlemektir. Vatta mutlu olmak için hareket etmeye ihtiyaç duyar; Pitta tatmin olmak için bir elementin karşı durmasına ihtiyaç duyar; ve Kapha daha yavaş hıza ve cesaretlendirmenin yansımasına ihtiyaç duyar.

Ayurveda’nın psikolojik rahatsızlıklardan maalesef artık çok yaygın olan kanser gibi ağır hastalıklara kadar pek çok vakada tedaviyi tamamlayıcı bir rolü var. Biraz bundan bahsedebilir miyiz?

Ayurveda (ve aynı zamanda Çin tıbbı) hakkında etkiliyici olan hastalık yerine hastalığı taşıyan kişiye bakma yaklaşımıdır. 
Hocam, Dr. Vasant Led her zaman başağrısının bir çok sorunun göstergesi olabileceğini ve başağrısı taşıyan kişiye özgü sebepleri olabileceğini söylerdi hep. Bu sebeple bipolar bozukluk, depresyon ya da kanser gibi bir başlığa, isme takılmadan kişiye, o kişinin kendine özgü güçlü ve zayıf yanlarına bakarak, birlikte çalışarak, beden ve zihnin tekrar dengeyi ve sağlığı kazanmasına yardımcı olmamız gerekir. Beden hep sağlıklı olmaya ve dengeye gelmeye çalışır. Ancak zihnimiz devreye girdiğinde, yanlış beslenme, aşırı çalışma ve yetersiz uyku gibi sebeplerle bedeni kötü kullandığımızda hastalıklar kendini gösterir.

Türkiye’de beslenme alışkanlıkları hakkında neler düşünüyorsun? Ve merak ediyorum Vedik öğretilerde bahsedilenlerle bu topraklarda ortaya çıkan geleneksel öğretiler arasında benzerliklere rastladın mı?

Genel olarak, Türk insanının mevsimsel yeme eğilimi olmasını takdir ediyorum. örneğin şu an tüm pazarlarda enginar ve ısırgan ve hindiba gibi taze yeşil otlar görüyorum, gerçekten çok takdir ediyorum. Enginar ve bu otlar çok etkili karaciğer temizleyici ve alkalileştirici özelliğe sahipler ve bahar için mükemmeller. Hem ayurvedada hem de çin tıbbında, bahar mevsimi ağaç elementidir, yenilenme, canlanma ve gençleşme zamanıdır.

Ancak diğer taraftan, gece büyüyen bitkiler olan patates, patlıcan, domates ve biberler için ise aşırı bir tüketim sözkonusu. Ve bu sebzeler tüm yıl tüketiliyor, sadece mevsiminde değil! Ayrıca ucuz, beyaz ekmeğe, una ve beyaz pirince aşırı rağbet var. Ve, arada bir içildiğinde o denli harika türk çayı maalesef Vata ve Pittayı arttırıcı özelliğe sahip. Özellikle de yemeklerden sonra alındığında alınan gıdalardan besin emilimini olumsuz etkileyebilmekte.

Toparlarsak, geleneksel Türk beslenme kültürü inanılmaz besleyici kaynaklar sunmakta. Ancak ne yazık ki bunların bir kısmı kaybolmuş durumda . Örneğin Anadolu’da buzdolabından önce, uzun yıllarca tereyağını korumak için ghee, sade yağ yaparak saklama adeti vardı. Biliyorsunuzdur ki ghee ayurvedanın en temel yiyeceklerinden biri ve pek çok bitkisel ilaç yapımında da kullanılıyor. Maalesef şu an Anadolu kasabalarında insanlar ucuz bitkisel yağlar ve daha kötüsü sağlığa çok zararlı etkileri olan margarinler kullanıyorlar.

5000 yıl öncesine ait Vedik kültürden gelen Ayurveda öğretileri için en önemli kelime sanıyorum ki ‘Denge’! Dengeleyici bir beslenmeyle önce beden dengesini buluyor, ardından zihin geliyor... Peki günümüz şehir hayatında ve inanılmaz hızlı yaşamlarımızda sadece Ayurvedik beslenme yöntemlerini benimseyerek dengemizi bulabilir miyiz? Yoksa aynı zamanda alışık olduğumuz yaşam koşullarımızı da değiştirmeli miyiz?

Bence bu çok önemli bir soru. İstanbul gibi bir şehirde yaşarken sağlık ve denge mümkün olabilir mi? Bu soruyla ilgili olarak kendimi çok zorluyorum. Bir Ayurveda diyeti izlemek kesinlikle beden ve zihnin düzgün beslenmesini sağlar, nitekim bu diyet stresle başa çıkmak için büyük bir araçtır. Ama diyetin tek başına İstanbul gibi doğadan, elementlerden ve doğal ritimlerden uzak kalınan büyük ve kaotik bir şehirde yaşama sonucu oluşan problemleri çözeceğini düşünmüyorum. Mesela, uyku ritmini düşünelim: İnsanlar işlerinden evlerine geç geliyorlar, geç yemek yiyorlar, biraz dinlenmek için televizyon izleyeyim diyorlar ve bir bakıyorlar ki yatağa giderken saat gece 2 olmuş. Saat 22:00 ve 02:00 arası toksinlerden arınma ve yenilenme için en önemli zaman dilimi. Önceden, şehir hayatı ve yapay ışıklar olmadan once, hava karardıktan sonra uyurduk. Bedendeki yin’i (dualist Çin felsefesinde pasif kadın öğe) tazeleme zamanı olan kışları, hava daha erken karardığı için –ki bu mükemmeldir- daha iyi uyur ve dinleniriz. Yang zamanı olan yazları ise daha az dinleniriz, ki zaten bedenimiz de hareket etmek ve yang enerjisini oluşturmak ister.

Ne yazık ki, günümüzde biz doğa ile olan bu iletişimi kaybettik. Bence bu yüzden insanlar, kendisiyle ve etrafındaki dünya ile bir armoni içinde yaşayabileceği bir hayatın bilgisini sunan yoga ve Ayurveda’yı araştırmak, öğrenmek istiyor.

 

Yazar: Ayşegül Denktaş

1984 İstanbul doğumlu Ayşegül Denktaş, 2008 senesinde Ege Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun oldu. 2010 senesinde Bilgi Üniversitesi Medya ve İletişim Sistemleri Yüksek Lisans Programına kabul edildi. Derken hayatının sosyal bilimci tarafı yön değiştirdi ve kurucu ortaklarından olduğu Nefess Yoga ile birlikte başka bir perspektif kazandı.

Ayşegül için yoga; hareket ve nefesin birlikteliğinden doğan iyileştirici etkinin, tüm bir gündelik yaşama yayıldığı ve herkesin uygulayabil...

Yorum Yaz:

(opsiyonel)