Rüzgar “insanların da olduğu” bir ortamda çığlık atmakta. Kendimi rahatsız hissediyorum, başta arkadaki yaşlı kadın olmak üzere, orada bulunan herkese adeta bir özür borçluyum. 

“Şşşş!”

“Hiç yakışıyor mu?!”

“Çok ayıp…” 

Bu sesler etraftan, gizli ve sözsüz bir incelikle, kafamın içine doğru sızıyor. 

 

Amerikan Hastanesi bünyesindeki Code Lotus Mindfulness Merkezi tarafından düzenlenen Gabor Maté'nin “Vücudunuz Hayır Diyorsa: Zihin/Beden Birliği & Stres-Hastalık Bağlantısı” konferansına giderken, bunun bir “konuşma – dinleme” ile sınırlı olmayacağından; hem bir amfi dersi hem de bir toplu terapi seansı niteliğinde olacağından habersizdim. 

"Kimsenin duygularından sorumlu değilsiniz, çocuklarınızkiler hariç." Bu söz, tüm gün konuşulan her şeyin alt yazısı gibi kafamın içinde süzüldü durdu. 

Şu yeni hayatımın annelik suçluluğu bulutları altında, “ebeveynlik” ile ilgili kafam kazan olmuş ve "doğru bir şekilde bağlanamadıysan yandın" yargılarından ya da “kabule geçmek" ile ilgili beylik laflardan öyle bunalmışım ki Gabor Maté'nin farkındalık ve dahil etmek ile ilgili, aforizmalardan uzak, yalın ve gözden kaçırılmayacak kadar basit yaklaşımı beni derinden etkiledi. Bu başka bir yazının konusu oladursun, o gün Maté’nin bastırılmış duygularla çocukluk dönemi bağlantılarını ve bunların ileride birçok hastalığın kaynağı olduğu gerçeğinin bende açtığı dev pencelerelere gelelim.


O günkü konu, insanın tabiatı gereği sahip olduğu iki hayati ihtiyaç etrafında şekillendi: "Bağlanma/bağ kurma (attachment)" ve “kendin olma/kendine özgü olma (authenticity)”. Bağlanma ihtiyacı dünyaya yeni gelen bebeği ebeveynlerine yakın tutuyor ve güvenli bir ortamda bakılmasını sağlıyor. Bağlanma olmadan hayatta kalması imkansız, yani bebek için bağlanmak yaşamak demek. Bununla beraber, yine yaşamsal olan başka bir ihtiyaç da kendine özgü olmak, kendi olmak: bebeğin doğasından getirdiği, yontulmamış, toplumlarca modifiye edilmemiş kendiliğindenliği, gerçek özgürlüğü. “Öyle newage, spiritual, soyut bir kavram değil” diyor Maté; fiziksel, somut, büsbütün yaşamsal bir ihtiyaç! Çünkü kendin olmak, kendi bedeninle temasta olmak demek; kendi iç sesinle bağlantıda kalmak demek. Evrimsel olarak baktığımızda da bu böyle: bugün hayatta olmamızı atalarımız kendi iç sesleriyle, dürtüleriyle bağlantıda olmuş olmalarına borçluyuz. Yani kendin olmak da en az bağlanma ihtiyacı kadar güçlü. 

Kendi iç sesiyle mükemmel bir şekilde bağlantıda olarak dünyaya gelen bebek büyürken, bu iki ihtiyacın birbiriyle karşı karşıya geldiği durumlarda, daha doğrusu kendin olmanın bağlanmayı tehdit ettiği zamanlarda ne oluyor? Bağlanma ihtiyacı, kendine özgü olmayı alt ediveriyor ve orada kaçınılmaz bir yük olarak stres ortaya çıkıyor.  Bu yükü biz, yaşamımızın ileriki zamanlarına ve belki de ölene kadar kafamızda, kalbimizde, karnımızda taşıyoruz ve hayatımızın geri kalanında da bu baskı, kendimiz olabilmenin önüne geçiyor. Yaşayabilmek için kendimizden vazgeçiyoruz. 


Gabor Maté’nin örneği ile, küçük çocuğunuz yemekten önce beş tane daha kurabiye yemek istediğinde ve ona izin vermediğinizde öfkelenecek, ağlayacak ya da bağıracak. Çünkü bu doğasında var. Anne babanın tepkisi “İyi çocuklar kızmaz, bağırmaz, ağlamaz” olduğunda da çocuk zamanla, içinde kendiliğinden ortaya çıkmış olan kızgınlığı bastıracak ve iyi bir çocuk olabilmek, sevilebilmek ve yani yaşayabilmek için kendi öz duygusunu yok sayacak. Yeter ki anne babası onu sevsin. “Sevsin de ne olursa olsun.” Artık çocuğun başka bir şansı yok, seçimi bağlanmaktan yana yapmak zorunda çünkü bağlanmak yaşamak demek.  

Çocuğun özgün halleri, ailelerin koyduğu kurallar, salladıkları parmaklar, devirdikleri gözlerle yerini “özgün olmayan ama kabul görene” bırakıyor ve bu ileride bir davranış kalıbı haline dönüşüp bir karakter özelliği olarak başımıza musallat oluyor. Uzun vadede de bastırılmış duygularımız birçok hastalığın gizli sebebi oluvererek öyle ya da böyle ortaya çıkıyor. Yani, yeri geldiğinde bağırıp çağırmak, yeri geldiğinde oturup ağlamak, bir şeyi yapmak ya da bir yere gitmek istememek olan kendimiz gibiliği başkalarının istediği gibi davranmaya terk etmek, çok küçük yaşlarımızdan bize kalan bir emanet. “Emanet” çünkü bu aslında bizim değil ve bunu göremediğimizde aynı paketi aynı haliyle çocuklarımıza teslim etmemiz an meselesi. 


Peki çocuğumuza müdahale ettiğimiz yegane zaman onu abur cuburlardan ya da başka tehlikelerden korumak istediğimiz zaman mı? Gerçekten mi? Gabor Maté'nin ifadesiyle, kendine özgü olmak, "sen olmak" demek. Bağlanma ise "biz olmak". Düşünüyorum da bu bizin içinde kimler kimler var...

Adeta ezbere devam eden “şşş”lerle çocuğun öğrendiği şey, bağırmayı sürdürürse anne babasının ona bakmayı sürdürmeyeceği. Bakılmamak, hayatta kalmamak demek. Hayatta kalmamak sevilmemek demek. Çocuk, sevilebilmek için, kendinden, özgürlüğünden ödün vermeyi öğreniyor ve ebeveynlerinin istediği şekilde biri olmaya ta o zamanlarda başlıyor. Ebeveynlerinin istediği şekilde biri; yani belki ebeveynlerin ebeveynlerinin ve hatta onların bile tanımadığı başka ebeveynlerin, orada bulunan yabancıların, yaşlı teyzelerin, öğreticilerin, görgü kuralcılarının, kitap yazıcıların, çocuğun çocuk olduğu için yapageldiği her türlü taşkınlık –yani doğasından gelip toplum sınırlarından “taşan” her şey- için özür borçlu olduğunu hissettiğin herkesin istediği biçimde biri. Belli bir "biçimde” biri. 

Bu biçim, aslında çocuğun tüm yaşamında karşısına çıkacak irili ufaklı tüm iktidar figürlerine karşı geliştireceği davranışların bir tür şablonunu da içinde taşıyor. Öğretmene, sevgiliye, eşe, patrona hatta arkadaşlara karşı, sevilebilmek yani “hayatta kalabilmek” için tekrarlayan şekillerde kendinden ödün vermek, hayır diyememek, duygularını yok saymak, bastırmak ve sonunda ailenin, mahallenin, toplumun, devletin ondan olmasını beklediği kişilerden oluşan biri olmak için yaşamak... Sonunda da bir gün bu kalabalıklar içinde yine kendini, kendin olmayı aramak...

Özgürlüğe karşı aidiyet. Özgünlüğe karşı toplumun en küçük birimi. Ele güne karşı çocuğum.  


Rüzgar insanların da olduğu bir ortamda çığlık atmakta. Kendimi aşırı rahatsız hissediyorum. Yan gözle etrafa bakıyorum. Karşı masadaki kadın kaşını kaldırdı ve garson burada olmamızdan hiç memnun değil. Yaşlı kadın dudak arasından “ne biçim annesin” diyor kesin. Ne biçim anneyim, anneliğin bir “biçimi” var. Çocukluğun bir biçimi var. İçimden bir ses bağıra bağıra o biçimli miçimli masaların üzerinde gezmek ve kafenin camlarını indirmek istiyor. 


Oh be. Kafamı kaldırdım. Karşı masadaki kadın gitmiş. Garson dakikalardır temsil ettiği şeyden bihaber olarak çay getirdi. Rüzgar büyük bir gayretle çatalı bir şeylere batırmaya çalışmakla meşgul. Bakışlarımız nihayet karşılaştı. Bir boş an orada bizimle durdu. Bir biçimi olmayan, sebebi önemsiz, bir yerden tanıdık bir gülme içeriden dışarıya taştı.  

Camları inmiş, tüm müşterileri kalkmış gitmiş kafenin içinde biz bize kaldık. 

 

 Diğer yazıları için: https://www.yelinatayfurkabatepe.com/

 

Yazar: Yelina Tayfur

Yelina Tayfur

2010 da Zeynep Aksoy un 200 saatlik temel yoga hocalığı eğitimini tamamladım. David Cornwell ile Free Yoga Hocalık Eğitimi nin ve Zeynep Çelen ile İleri Seviye Vinyasa Hocalık Eğitimi’nin asistanlığını yaptım. 2011 yılında, Ahu Karan ile Ashtanga Yoga ya başlamam benim için bir dönüm noktası oldu. 2012’de Ahu Karan ve Nicolaj Jespersen le 150 saatlik İleri Seviye Ashtanga Yoga Derinleşme eğitimini tamamladım. Bu süreçte dünyanın farklı yerlerinde, Richard Freeman, Rolf Nauja...

Yorum Yaz:

(opsiyonel)